Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her ise besmele ile baslardi. “Besmele ile baslamayan isin hayri ve bereketi kesIktir” buyurmustu.
Herkese selam verirdi. “Allah katinda insanlarin en degerlisi karsilastiklarinda once selam vermek icin harekete gecendir” buyururdu.
Bos sozlerden kacinirdi. “Malayani seyleri terk etmesi, bir kisinin Muslumanliginin guzel olmasindandir.” buyurmustu.
Evine selam vererek girerdi.  Â
Cocuklarla sakalasirdi.                                                                                                                    Â
 Bir evin kapisini en fazla 3 kez calardi.                                                                               Â
Isteyeni reddetmezdi. “Bana infak etmem ve yoksulluktan korkmamam emredildi” buyurmustu.                                                                                                                                 Â
Karni acikmadan yemezdi. “Karniniz iyice acikmadan yemege oturmayin; tam doymadan da    kalkin” buyurmustu.                                                                                             Â
Guzel kokular surunurdu.       Sayfanin devami icin tikla
PEYGAMBER EFENDİMİZİN MUBAREK AYAK İZİ

Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluÄŸundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının başında Åžam’a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuÅŸtu.
Dul olan Hz. Hatice, o sırada Kureyş kadınları arasında asâlet, şeref ve zenginlik bakımından üstün mevkie sahip bulunuyordu. Aynı zamanda Cenab-ı Hak, pek az kadına nasip olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.
O âna kadar kabilesinden bir çok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.98 Âdeta evlenmeyi düşünmüyor gibiydi.
Ne var ki, kader şimdi karşısına bambaşka bir şahsiyet çıkarmıştı. Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi sîmâsında tebessüme dönüşmüş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan.
Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti. İlahî kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti. Sayfanin devami icin tikla
Mekke halkının meÅŸguliyetlerinin başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlip de bir müddet ticaretle uÄŸraÅŸtı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının baÅŸgöstermesi, kabile savaÅŸlarının birbirini takip etmesi ve âile efradının fazla oluÅŸu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek mâlî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke’nin içinde bazı iÅŸler yapmakla geçinip gidiyordu.
Mekke’de Peygamber Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice bint-i Hüveylid. O da servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.
Peygamber Efendimiz yirmi beÅŸ yaşında bulunduÄŸu sırada, KureyÅŸ yine Şâm’a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iÅŸtirak edecekti. Her seferinde olduÄŸu gibi, bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve saÄŸlam adamlar arıyordu. Sayfanin devami icin tikla
Dördüncü Ficar Muharebesi ve Efendimiz
Peygamber Efendimiz, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.
İslâmdan evvel, Cahiliye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin, kanlı çarpışma ve şiddet olaylarının, kan davalarının ve her türlü hırsızlık ve yolsuzlukların ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat ve merhametten mahrum, cemiyet hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan birbirini kırıp geçmekten başka zaten ne beklenebilirdi?
Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları öteden beri Araplarca mukaddes aylar sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün iÅŸlenmesi, her türlü haksızlığın yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun için de “haram aylar” adıyla anılıyorlardı.
İşte Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki taraf arasında büyük haksızlıklar, zulümler irtikâp edildiği, kan döküldüğü için bu ismi almıştı.
Araplar arasında Ficar Muharebeleri dört kere meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi henüz on yaşlarında bulunuyordu. Sayfanin devami icin tikla
PEYGAMBERİMİZİN CAHİLİYE DEVRİ KÖTÜLÜKLERİNDEN UZAK KALIŞI
Posted by admin on Ekim 14th, 2007Ebû Tâlib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeÄŸeni Peygamber Efendimizin (a.s.m.) âdeta ayrılmaz bir parçası haline gelmiÅŸti. Kendisinde gittikçe kuvvet peyda eden kanaat ÅŸuydu: “Bu yeÄŸenim ilerde büyük ve mühim bir ÅŸahsiyet olacaktır.”
Bu sebeple Peygamberimiz üzerinde himâyesini son derece dikkatli ve şuurlu bir şekilde sürdürüyor, âdeta bir dediğini iki etmiyordu.
Artık Peygamberimiz de ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet ve güzellikler sûretini de fevkalâde güzel şekillendirmişti.
Uzuna yakın orta boylu, siyah dalgalı saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok yakın, fakat bitişik değildi. Göz bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve siyah kirpikleri, bakışlarına ap ayrı bir tatlılık verirdi. Sayfanin devami icin tikla
Peygamberimiz, dedesi tarafından kendisine koruyucu olarak tayin edilen amcası Ebû Tâlib’in himâyesindeydi artık.
Ebû Tâlip son derece merhametli bir insandı. Fakat oldukça fakirdi. Mekke etrafında yayılan ve şehre getirilince sütünden faydalanılan birkaç devesinden başka bir mala ve mülke de sahip değildi. Âile efradı kalabalık olan Ebû Tâlip, haliyle geçim yönünden büyük bir sıkıntı içinde bulunuyordu.
Bütün bunlara rağmen o, dürüstlüğü ve doğru yaşayışıyla Kureyşliler tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Hz. Ali, babasının bu durumunu şu ifadelerle dile getirir:
“Babam, KureyÅŸ’in fakir, fakat ileri gelenlerinden ÅŸerefli biri idi. Halbuki, kendisinden evvel, böyle yoksul olduÄŸu halde, kavminin ulu kiÅŸisi olmuÅŸ bir kimse gelmemiÅŸtir.”
Ebû Tâlip, yaşayışı bakımından da, Cahiliye devrinin kötülük ve çirkinliklerinden uzaktı. Kureyşli müşriklerin su gibi içtikleri içkiyi o, babası Abdülmuttalib gibi asla kullanmazdı. Ebû Tâlip, her hâliyle Kâinatın Efendisini himâye edecek evsafta bulunuyordu. Sayfanin devami icin tikla
Altı yaşında iken annesini kaybeden Peygamber Efendimizi yaşlı dedesi Abdülmuttalib himayesine aldı.
KureyÅŸ’in reisi Abdülmuttalib de nur-u Ahmedî’den nasibini almıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı. Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne; parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir baÅŸka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömertti. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hatta bu cömertliÄŸini, bu yardımseverliÄŸini hayvanlardan bile esirgemezdi. DaÄŸ baÅŸlarında aç susuz kalan kurdu, kuÅŸu da düşünürdü.
Cahiliye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah’a baÄŸlı idi ve âhirete inanırdı. VerdiÄŸi sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâb-ı Hakka verdiÄŸi sözü yerine getirmek için, en çok sevdiÄŸi oÄŸlu Abdullah’ı bıçağın altına yatırmaktan bile çekinmemiÅŸti. KureyÅŸliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti. Sayfanin devami icin tikla
Hz. Âmine, Kâinatın Efendisi oÄŸluyla Medine’de bir ay kaldıktan sonra, Mekke’ye dönmeye karar verdi. Akrabalarıyla vedâlaÅŸarak ÅŸehirden ayrıldılar.
Çöl seccadesinde üç yolcu: Hz. Âmine, Şanlı Evlâdı ve Ümmü Eymen. Hepsinin de mânâ âleminde bir başkalık vardı. Aziz anne ve şerefli evladının ruhlarını ayrılık ve hasret rüzgârı dalga dalga dövüyordu.
Henüz genç yaÅŸta ve evliliklerinin ilk aylarında ebedî âleme yolcu ettiÄŸi kocasını hatırlayan Hz. Âmine’nin gözleri oluk oluk su akıtan bir pınarı andırıyordu. Peygamber Efendimiz de, aziz annesinin bu gözyaÅŸlarına dayanamıyor, o da ışıl ışıl aÄŸlıyordu. Damla damla akan gözyaÅŸları, rahmet yaÄŸmuru gibi elbisesini ıslatıyordu.
Henüz yolu yarılamışlardı ki, Hazret-i Âmine âniden rahatsızlandı. Peygamberimiz ve Ümmü Eymen’i bir telaÅŸ kapladı. Gittikçe ÅŸiddetini arttıran hastalık karşısında ne yapabilirlerdi? Sayfanin devami icin tikla
Saadet Güneşi, ömrünün dört yılını geride bırakmış, oldukça gürbüzleşmiş ve gelişmişti.
Zâtında görülen gariplikler, hele göğsünün yarılması hâdisesi, Hz. Halîme’yi bütün bütün düşündürmeye ve telaÅŸlandırmaya baÅŸladı. Hattâ artık endiÅŸe duyuyordu. Canı gibi sevdiÄŸi Efendimizin başına hoÅŸ olmayan herhangi bir hâdisenin gelmesinden korkuyordu.
İşte bu düşünce, endiÅŸe ve korku, Halîme ve kocası Hâris’i ÅŸu kararı almaya mecbur etti: “Başına bir iÅŸ gelmeden bu yavruyu annesine teslim etmeliyiz.”
Halîme’nin içi cayır cayır yanıyordu, ama ne yapabilirdi ki? Nihayet Nur Çocuk kendisine muvakkaten emânet edilmiÅŸti. Emânete el koyacak hali yoktu ya.
Sa’doÄŸulları yurduna dört sene ışık saçan Saâdet GüneÅŸi, ÅŸimdi sütannesi tarafından Mekke’ye getiriliyordu. Burada bir baÅŸka haÅŸmetle, bambaÅŸka bir azametle dünyaya ışık saçsın diye! Sayfanin devami icin tikla
Efendisine kavuşan kâinat artık şendi.
BeÅŸeriyetin kalbine nur ve huzur sunacak zâtı sinesinde barındıran Arabistan’ın kalbi sevincinden âdetâ duracak gibiydi.
Kâinatın eşsiz hâdisesine sahne olan Mekke, âdetâ ulvi âlemlere uçmak istiyormuşçasına heyecanlı ve mesrûrdu.
Hazret-i Âmine huzurlu ve sürurlu idi. Nurtopu yavrusu tatlı tebessümleriyle, kocasının vefât acısını bir nebze unutturduÄŸu gibi, istikbale ümit ile bakmasını da saÄŸlayan tek tesellî idi. Bahtiyar Âmine, ÅŸerefli yavrusunu ancak bir hafta kadar emzirebildi. Bundan sonra Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe Hâtun Kâinatın Efendisine sütanne oldu ve onu günlerce emzirdi. 42
Süveybe Hâtun daha önce de Hazret-i Hamza’yı emzirmiÅŸti. Böylece Resûl-i Kibriya Efendimizle muhterem amcası arasında bir de süt kardeÅŸliÄŸi bağının kurulmasına vasıta olmak gibi bir bahtiyarlık ve ÅŸerefe eriÅŸmiÅŸ oluyordu. Sayfanin devami icin tikla
EFENDİMİZİN DÜNYAYA TEŞRİFLERİ SIRASINDA MEYDANA GELEN HÂRİKÂ HÂDİSELER
Posted by admin on Ekim 14th, 2007Kâinatta en büyük hâdise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dünyaya teÅŸrifleri hâdisesidir.
Çünkü, hilkat aÄŸacının çekirdeÄŸi odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun geliÅŸini takdir etmemiÅŸ olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. “Åžu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nûr-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir: EÄŸer o âlem-i kebir, bir ÅŸecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeÄŸi, hem semeresi [meyvesi] olur. EÄŸer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. EÄŸer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.”
İşte, “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım” kudsî hadisi , bu sırra iÅŸaret etmektedir. Sayfanin devami icin tikla


Son Yorumlar